Okulların açıldığı dönem her evde büyük bir heyecen sözkonusudur. Ve büyük bir sevinç. Bu öyle bir sevinçtir ki bir önceki yıllardaki tüm kırıklıklar, kırgınlıkları dahi unutturur.
Yeni bir eğitim-öğretim yılı başlıyor. Türkiye'nin eğitim çarkı yine ilk ve ortaöğretimde 15 milyon dolayında öğrenci ve 600 bin öğretmen ile kaldığı yerden yeniden başlayacak. Ancak eğitim sistemimize ait sayısal verilere baktığımızda ülkemizdeki her türlü gericiliğin, yoksulluğun, ayrımcılığın, adaletsizliğin çürüme ve yozlaşmanın ilk elden bir örneği haline geldiğini görmekteyiz. Ve neyazık ki bunun anlaşılabilmesi için öyle uzun boylu araştırmalara da gerek yoktur. Özellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerin merkezleri ya da ekonomik hali iyi semtlerde yer alan okullardan, kenar mahalle okullarından birine ya da ülkemizin birbirine göre daha batısı ve doğusu arasında yer alan noktada bir okula dışarıdan bakmak bile eğitimdeki her türden adaletsizliği, bilimsel nitelik ve olanaklardan yoksunluğu apaçık göstermektedir.
İlköğretimin Anayasa'da belirtilen zorunlu ve parasız bir hak olarak tanımlanması bile bunun madde koyucular tarafından özgür, demokratik ve bilimsel bir hak olarak işletilip sunulmasını yazıktır ki hiçbir zaman gerektirmemiştir. Okula gitmeyen, okuma yazma bilmeyen (yetişkin erkeklerde %11, kadınlarda %28) insanların geneline bakıldığında okula gitmeme nedeni olarak ekonomik nedenleri gösterdikleri bilinen bir gerçektir. Özellikle erkek çocukları okula göndermemenin en büyük nedeni ekonomik nedenlerdir. Kız çocukları için baktığımızda ise bu etken yine önde olmakla birlikte feudal yaklaşımların da rolünün büyük olduğu gözlemlenmektedir.
Anayasal bir hak olan eğitim yazıktır ki devlet eliyle siyasi çıkar haline dönüştürülme çabasına dönüştürülmektedir. Maddeyi devlet yazmış ancak uygulamayı halka bırakmıştır. Okul yapmayı katlanılmaz bir yük olarak görüp 1980'li yıllarda valilikler aracılığıyla "Kendi Okulunu Kendin Yap" kampanyalarıyla vatandaşı hayırsever olmaya davet etmiş, ancak yeterli sonuç alınamayınca kampanya "Kendi Okulunu Kendin Yap Okul Yaptırmıyorsan Derslik Yap" haline getirilmiştir. Okul için yeterli bütçe ayırmaya imtina eden devlet bugün okul idarecisinin ve öğretmeninin maaşları dışında neredeyse her konuda para toplayan bir tahsildar konumuna dönüştürülmüştür.
Sağlıklı bir eğitim için okullara öğretmen yanında temizlik görevlisi ve sekreterlik işleri için memur da gerekli olmasına rağmen milli eğitim kadrosuna sadece öğretmen alımı yaparak -ki öğretmen konusunda da 200 bin dolayında dışarıda bekleyen işsiz öğretmen bulunmasına rağmen ciddi bir açık da söz konusudur- okulların diğer işleri göz ardı edilmektedir. Dolayısıyla da hizmetli alımı için yeterli parayı bulamayan okulların -çoğu da kenar mahalle okullarının- sınıfları çok pis, tuvaletleri ise kullanılamaz duruma gelmektedir. Geçenlerde Eğitim- Sen Eski Genel Başkanı Alaaddin Dinçer'in bir gazeteciyle yaptığı söyleşide İstanbul gibi bir megakent de ilköğretimde 117 öğrenciye bir tuvalet, ortaöğretimde 145 öğrenciye bir tuvalet düştüğünü dile getirmiştir. Bu ise tabloyu daha da vahim kılmaktadır. Yani çoğu öğrenci teneffüslerde tuvalet ihtiyacını karşılamayacak durumdadır. Bir de tuvaletlerin pis olması da göz önüne alınırsa vahamet tüm netliğiyle açığa daha çok çıkmaktadır.
Eğitim sistemi öğrenci ve öğretmenini gündelik koşuşturmaca ve çıkarlar içinde değirmen taşı gibi öğüten bir yapıya dönüştürülmüştür. Hedefini lise ya da üniversite sınavlarına göre kilitleyen öğrenciler ve öğrencinin bu talebine yetişmeye çalışan öğretmen, okumaya, araştırmaya, kendini geliştirmeye toplumsal sorumluluk ve rolünü sorgulamaya zaman ayıramamaktadır. Temel eğitim ve lise eğitiminin önemli ekseni, iyi bir liseye ya da üniversiteye girebilmek için dershanelere kaymıştır. Gelinen süreçte ticarethane mantığı çerçevesinde öğrencinin okul dışında ders alma talebine de yönelen okullar, daha ilkokul birinci sınıftan başlayarak hafta sonları kursları düzenleyip, hafta içi öğrencisini hafta sonu müşterisine dönüştürmüştür.
Eğitimde eşitsizliğin, adaletsizliğin bir göstergesi olan Doğu-Batı gerçeği her öğretim yılı başında kimi medya yayın organlarında ve özellikle devletin resmi medyasında, eşitsizliğin altta kalanı için "büyük fedakârlık", "büyük özveri" masalı gibi yutturulmaya çalışılmaktadır; Kullanılmayan bir ahırı dersliğe dönüştürerek eğitimi sürdürmeye çalışan bir öğretmenin yaptıklarını, öğretmensiz köylerde Mehmetçiğin ders vermesini ya da Doğuda anaokuluna giden çocukların Batıdaki arkadaşlarının renkli beslenme çantaları içinde taşıdıkları kek, yumurta, süt gibi besin maddelerine karşılık, naylon bir poşette kuru sac ekmeği arasında yabani dağ otuyla besleniyor olmasını "büyük özveri" tarzında bir haber vurgusuyla veriyor olmaları gibi. Gerçek ise kesinlikle bu değildir.
Artan öğrenci, yetersiz kalan öğretmen, hizmetli ve okul sayısı, bölgeler arasında her bakımdan eşitsizlik, ezberci ders içeriği ve kendini yetiştirme olanaklarından yoksun bırakılmış öğretmen kadrosuyla ve çark dönmeye devam ettikçe de eğitim bir yandan ticarileşmeye sürdürecek, ticarileştikçe de toplumu insani boyutları bakımından çürütmeye devam edecektir. Tabii önü alınmazsa.
ARZU KÖK
30 Eylül 2008 Salı
CUMHURBAŞKANIMIZ ERMENİSTAN'A GİDECEKMİŞ...
Türkiye ve Ermenistan milli futbol takımları Erivan'da 6 Eylül tarihinde karşılaşacak. Cumhurbaşkanımız da bu maça davetlidir. Ve Cumhurbaşkanımız bu maça gidecek . Yani Türkiye komşusu ile güya sıcak bir ilişkiye "Merhaba" diyecek. Komşumuz da bunu canı- yürekten istiyormuş gibi!...
Tüm Türk halkının malumu olduğu üzere Ermenistan özellikle son yıllarda artan bir şekilde Türkiye'ye sözde Ermeni Soykırımını tanıması konusunda baskı yapmakta bu anlamda da diğer ülkeleri kullanmaktan da çekinmemektedir. Ve bu yaklaşım bir oyun, hatta oyunun da ötesi bir tuzaktır. Yıllar öncesinden çizilmiş bir strateji dahilinde bu oyun sürekli gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Amaç bellidir. Artık bu oyunun arkasındaki gerçeğin görülmesi gerekmektedir. Zira yıllardır yapılan çalışmalar göstermiştir ki böyle bir kırım söz konusu değildir. Göç sırasında, o günün şartları içerisinde meydana gelen ölümleri soykırım olarak göstermeye ve bunu tüm dünya milletlerine gerektiğinde ağlayarak, sızlayarak kabul ettirme girişiminde bulunmaktadırlar. Bu anlamda da pek çok ülke böyle bir soykırımın varlığını kabul etmiştir. Ermenistan onlara destek veren dış güçlerden de aldığı destekle amacına ulaşabilmek adına her yolu mübah saymaktadır.
Tarihlerini unutmayarak, unutturmayarak bir mücadele sergilemektedirler. Oysa bizler tarihimizi unutturmak adına her türlü yolu kullanmaktayız. Mesela Ermeni Doğu Lejyonu'nun 1918-1921 tarihleri arasında Klikya Ermenistan'ı kurma hayaliyle Klikya bölgesinde (Adana, Mersin, Hatay) yaptıkları kırımı kaç kişi biliyor. Zira o dönemde bölge kan çanağına dönmüştür. Masum insanlarımız katledilmiştir. Katledilen insanımızın sayısı da 1.531.000 kişidir. Şimdi birçok kişi "Nereden çıktı bu?" diyecek. Ben burada merak edenlere bir kitap önereceğim. Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezi yayını olarak çıkarılan, Dr. Ulvi Keser'in "Ermeni Doğu Lejyonu" isimli kitabı. Kitap uzun uğraşlar sonucu ve büyük bir arşiv taraması sonucu oluşturulmuştur. Anlatılan olayların hepsi belgelidir. Yani Ermeniler'in yaptığı gibi belgesi olmayan bir iddia şeklinde değildir. Evet Ermenistan Türkiye'ye soykırımı kabul ettirmeye çalışırken çok merak ediyorum Cumhurbaşkanımız Ermenistan'a yapacağı ziyaretle onların da Adana- Hatay bölgesinde yaptıkları soykırımı tanımalarını sağlayabilecek mi? Yoksa unutturulan çoğu kimsenin bilmediği bu katliam yine tozlu sayfalara mı bırakılacak? Yazık ki görünen odur. Ermenistan iddiasını sürdürecek Türkiye ise belki de bir dakikalık saygı duruşu ile geçmişi tarihin tozlu sayfalarına gömecek. Ve belki de Cumhurbaşkanımız soykırım anıtına çelenk koyacak.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sorun sadece birilerinin soykırımı tanıyıp tanımamasıyla sınırlı bir konu değildir. Bu konu her zaman bu çerçeveyi aşan siyasi anlamlarla yüklü olmuştur. Bilindiği gibi özellikle Sovyet Rusyası'nın çözülüşünün ardından Ermenistan Amerika'ya ısındırılmaya çalışıldı. Ve bu anlamda da Amerika'nın Ermeni soykırımını tanıması önemli hale geldi. Özellikle Gürcistan'da yaşananlardan sonra ABD'nin müttefiki konumundaki Türkiye'nin Ermenistan ile sıcak temasa geçmesi büyük bir önem kazandı. Zira bu şekilde ABD'nin Rusya karşısında nüfuzu artmış olacak, eli güçlenecek. Bu anlamda da ABD her iki ülkeye de bir anlamda baskı uyguluyor ve neticesini de almak üzere. Tabii burada Ermeni dönmesi bir kesimin içeriden büyük bir özenle çalışıp ülkeyi bu konuma getirmesi de etkendir bu konuda. Yani Türkiye yine tarihini unutuyor ve dış ülkelerin istediği gibi hareket ediyor.
Cumhurbaşkanımız şimdi Erivan'a gidecek. Umarız ki biz yanılıyoruzdur. Umarız ki bu ziyaret gerçek anlamda güzel şeylerin başlangıcı olur. Yani
1- Ermenistan soykırım iddiasından vazgeçer ve de Adana- Hatay yöresinde kendi yaptıkları soykırımı kabul ederler.
2- Karabağ sorunu çözülür.
Zira gerçek dostluk belki de bunlardan sonra kurulacaktır. Aksi halde gerçek komşuluk, dostluk söz konusu değildir. Ne diyelim hayırlısı... İzleyip görelim. Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bir sözünü anımsatmak istiyorum son söz olarak.
"Düşmanım, düşmanlığından vazgeçinceye kadar, ben de onun amansız düşmanıyım."
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Not: Yukarıda adı geçen kitap Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezinden temin edilebilir.
ARZU KÖK
kok.arzu@gmail.com
Tüm Türk halkının malumu olduğu üzere Ermenistan özellikle son yıllarda artan bir şekilde Türkiye'ye sözde Ermeni Soykırımını tanıması konusunda baskı yapmakta bu anlamda da diğer ülkeleri kullanmaktan da çekinmemektedir. Ve bu yaklaşım bir oyun, hatta oyunun da ötesi bir tuzaktır. Yıllar öncesinden çizilmiş bir strateji dahilinde bu oyun sürekli gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Amaç bellidir. Artık bu oyunun arkasındaki gerçeğin görülmesi gerekmektedir. Zira yıllardır yapılan çalışmalar göstermiştir ki böyle bir kırım söz konusu değildir. Göç sırasında, o günün şartları içerisinde meydana gelen ölümleri soykırım olarak göstermeye ve bunu tüm dünya milletlerine gerektiğinde ağlayarak, sızlayarak kabul ettirme girişiminde bulunmaktadırlar. Bu anlamda da pek çok ülke böyle bir soykırımın varlığını kabul etmiştir. Ermenistan onlara destek veren dış güçlerden de aldığı destekle amacına ulaşabilmek adına her yolu mübah saymaktadır.
Tarihlerini unutmayarak, unutturmayarak bir mücadele sergilemektedirler. Oysa bizler tarihimizi unutturmak adına her türlü yolu kullanmaktayız. Mesela Ermeni Doğu Lejyonu'nun 1918-1921 tarihleri arasında Klikya Ermenistan'ı kurma hayaliyle Klikya bölgesinde (Adana, Mersin, Hatay) yaptıkları kırımı kaç kişi biliyor. Zira o dönemde bölge kan çanağına dönmüştür. Masum insanlarımız katledilmiştir. Katledilen insanımızın sayısı da 1.531.000 kişidir. Şimdi birçok kişi "Nereden çıktı bu?" diyecek. Ben burada merak edenlere bir kitap önereceğim. Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezi yayını olarak çıkarılan, Dr. Ulvi Keser'in "Ermeni Doğu Lejyonu" isimli kitabı. Kitap uzun uğraşlar sonucu ve büyük bir arşiv taraması sonucu oluşturulmuştur. Anlatılan olayların hepsi belgelidir. Yani Ermeniler'in yaptığı gibi belgesi olmayan bir iddia şeklinde değildir. Evet Ermenistan Türkiye'ye soykırımı kabul ettirmeye çalışırken çok merak ediyorum Cumhurbaşkanımız Ermenistan'a yapacağı ziyaretle onların da Adana- Hatay bölgesinde yaptıkları soykırımı tanımalarını sağlayabilecek mi? Yoksa unutturulan çoğu kimsenin bilmediği bu katliam yine tozlu sayfalara mı bırakılacak? Yazık ki görünen odur. Ermenistan iddiasını sürdürecek Türkiye ise belki de bir dakikalık saygı duruşu ile geçmişi tarihin tozlu sayfalarına gömecek. Ve belki de Cumhurbaşkanımız soykırım anıtına çelenk koyacak.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sorun sadece birilerinin soykırımı tanıyıp tanımamasıyla sınırlı bir konu değildir. Bu konu her zaman bu çerçeveyi aşan siyasi anlamlarla yüklü olmuştur. Bilindiği gibi özellikle Sovyet Rusyası'nın çözülüşünün ardından Ermenistan Amerika'ya ısındırılmaya çalışıldı. Ve bu anlamda da Amerika'nın Ermeni soykırımını tanıması önemli hale geldi. Özellikle Gürcistan'da yaşananlardan sonra ABD'nin müttefiki konumundaki Türkiye'nin Ermenistan ile sıcak temasa geçmesi büyük bir önem kazandı. Zira bu şekilde ABD'nin Rusya karşısında nüfuzu artmış olacak, eli güçlenecek. Bu anlamda da ABD her iki ülkeye de bir anlamda baskı uyguluyor ve neticesini de almak üzere. Tabii burada Ermeni dönmesi bir kesimin içeriden büyük bir özenle çalışıp ülkeyi bu konuma getirmesi de etkendir bu konuda. Yani Türkiye yine tarihini unutuyor ve dış ülkelerin istediği gibi hareket ediyor.
Cumhurbaşkanımız şimdi Erivan'a gidecek. Umarız ki biz yanılıyoruzdur. Umarız ki bu ziyaret gerçek anlamda güzel şeylerin başlangıcı olur. Yani
1- Ermenistan soykırım iddiasından vazgeçer ve de Adana- Hatay yöresinde kendi yaptıkları soykırımı kabul ederler.
2- Karabağ sorunu çözülür.
Zira gerçek dostluk belki de bunlardan sonra kurulacaktır. Aksi halde gerçek komşuluk, dostluk söz konusu değildir. Ne diyelim hayırlısı... İzleyip görelim. Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bir sözünü anımsatmak istiyorum son söz olarak.
"Düşmanım, düşmanlığından vazgeçinceye kadar, ben de onun amansız düşmanıyım."
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Not: Yukarıda adı geçen kitap Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Merkezinden temin edilebilir.
ARZU KÖK
kok.arzu@gmail.com
25 Ağustos 2008 Pazartesi
BIRAKIN DERELER ÖZGÜRCE AKSIN!...
Başbakan Erdoğan Rize’de hidroelektrik santrallara karşı çıkan çevrecileri ‘Boş vakitlerini değerlendirenler’ diye niteleyip, ‘Ben çevrecinin daniskasıyım’ demiş.
UNESCO tarafından Türkiye’nin ‘biyosfer rezervi’ olarak görülen ve koruma altına alınan, Rize ve Artvin dereleri üzerine kurulması planlanan HES (hidroelektrik santralı) yağması gündemde bugünlerde. Ve önümüzde pek çok örnek mevcut yapılan HES'lerin sonuçlarıyla alakalı. Zira Anadolu’nun nehirleri, gölleri plansız kentleşme, baraj ve sulama politikalarıyla yok edidi. Ve anlaşılan sıra, koruma altına alınması önerilen, dokunulmaması gereken Doğu Karadeniz’in akarsularını kurutmaya geldi. Doğal olarak da bu duruma çevrecilerle beraber doğa halkı da karşı çıktı. Hatta ve hatta HES istilasına karşı köylüler, derelerin başında sopayla nöbet tutuyormuş!
2007’den tarihinden itibaren satış sözleşmelerinin imzalanmaya başlanmasının ardından ‘dere yağması’ katlanmış, sadece Artvin dereleri üzerinde 106, Rize dereleri üzerinde ise 64 proje geliştirilmiş. Hatta söylemlere göre kuru dereler üzerine bile HES kurulması öngörülerek bir rant oluşturulmaya çalışılıyormuş. Bilindiği gibi hala süregelen bir Karadeniz Sahil Yolu çalışması var. Ve bu çalışmanın verdiği zarar ortada. Bunu gören yöre halkı ‘Derelerin Kardeşliği Platformu’ kurmuş ve eylemlerine başlamış haklı olarak. Bu nedenledir ki Rize’ye giden Erdoğan çevrecilere sataşmış sanırız. Demiş ki: “Dünyanın çeşitli yerlerinde çevreciler vardır. Bunlara ‘ne yaparsınız’ dersin, inanın şöyle ele avuca gelecek bir şey yok. Sadece boş vakitlerini değerlendirmek için yaptıkları iş bu. Yarın, gazeteler bunu ‘çevreciler karşı çıktı’ diye yazacak. Ama ben çevrecinin daniskasıyım. İstanbul Belediye Başkanlığım sırasında neler yaptığımızı özellikle İstanbul’da yaşayanlar çok iyi bilir. İstanbul susuzdu. 180 kilometreden su getirdik. Çevreciler o zaman da karşımıza dikildi, ‘ağaçları söküyorlar’ diye. 800 bin fidan diktik, Istranca’ya.”
Başbakan, Karadeniz coğrafyasını ve bölgenin ekosistemini yok edecek hidroelektrik santrallarını savunurken, bilgi ve görgüsüyle tüm Türk halkını da aydınlatmış oldu sağolsun. Hatta hatta tüm çevrecilere hadlerini bildirdi. Siz kim çevreyi korumak kim? Değil mi? Başbakandan daha çevreci olacak değilsiniz ya? Zaten yapılan icraatlarda da ne kadar çevreci olunduğu görülmüyor mu? Mesela kıyıları dolduranlara ödüller veriliyor. Açlık ve susuzluğun en büyük tehdit olduğu günümüzde su havzaları daraltılıyor. (En son İstanbul'un su sorunu için kullanılan Melen çayında balıkların ölmesi en güzel örnek değil mi? Melen çayı kurumadı mı? ) Yeşil alanlar büyük inşaat şirketlerine emanet ediliyor. (Mesela boğaza yapılacak üçüncü köprünün Beykoz-Sarıyer arasındaki son yeşil alanı yok edeceğini de göremiyorlar.) Ve en güzeli belki de küresel ısınmayı yağmur duasıyla çözmek gibi yeni icatlar dahi geliştirildi. Şimdi tüm bunlar yapılırken siz kalkıp Başbakan'ı ve hükümeti eleştireceksiniz çevreciler olarak. Olmaz. İşte böyle bildirirler adama haddini.
Aslında ne kadar trajikomik bir durum bu farkında mısınız? Gelecek kuşakları belki de en çok ve doğru bilinçlendirmesi gereken Başbakan, onlara çevre adına yanlış mesajlar veriyor ve ardından da kendisini dinleyen çocuklara oyuncak dağıtıyor. Bilmiyor ki çevrecilik aslında toplum vicdanı demektir. Ve Başbakan bu sözleriyle toplum vicdanını hiçe saymaktadır aslında. Bu vicdana sahip çıkanları da ‘boş vakitlerini değerlendirme’ çabası içinde olarak görebiliyor. Yazık gerçekten çok yazık.Rizeli Başbakan, elektrik üreteceğiz diye biyosfer rezervi olarak görülen Doğu Karadeniz’in derelerini müteahhitlere satıyor. Yine birkaç AKP’li milletvekili daha zengin olsun diye ‘yağmur ormanı’ olarak adlandırılan Papart Vadisi’ne bile göz dikiyorlar. Ancak geleceği çok daha iyi gören halk artık bunları yutmuyor. Susuz kalmak istemiyor. Başbakan istediği kadar azarlasın, kendi doğal ortamlarına sahip çıkan çevreci insanları. Onlar yine de haykıracaklar:‘Bırakın dereler özgür aksın!’ diye.
ARZU KÖK
UNESCO tarafından Türkiye’nin ‘biyosfer rezervi’ olarak görülen ve koruma altına alınan, Rize ve Artvin dereleri üzerine kurulması planlanan HES (hidroelektrik santralı) yağması gündemde bugünlerde. Ve önümüzde pek çok örnek mevcut yapılan HES'lerin sonuçlarıyla alakalı. Zira Anadolu’nun nehirleri, gölleri plansız kentleşme, baraj ve sulama politikalarıyla yok edidi. Ve anlaşılan sıra, koruma altına alınması önerilen, dokunulmaması gereken Doğu Karadeniz’in akarsularını kurutmaya geldi. Doğal olarak da bu duruma çevrecilerle beraber doğa halkı da karşı çıktı. Hatta ve hatta HES istilasına karşı köylüler, derelerin başında sopayla nöbet tutuyormuş!
2007’den tarihinden itibaren satış sözleşmelerinin imzalanmaya başlanmasının ardından ‘dere yağması’ katlanmış, sadece Artvin dereleri üzerinde 106, Rize dereleri üzerinde ise 64 proje geliştirilmiş. Hatta söylemlere göre kuru dereler üzerine bile HES kurulması öngörülerek bir rant oluşturulmaya çalışılıyormuş. Bilindiği gibi hala süregelen bir Karadeniz Sahil Yolu çalışması var. Ve bu çalışmanın verdiği zarar ortada. Bunu gören yöre halkı ‘Derelerin Kardeşliği Platformu’ kurmuş ve eylemlerine başlamış haklı olarak. Bu nedenledir ki Rize’ye giden Erdoğan çevrecilere sataşmış sanırız. Demiş ki: “Dünyanın çeşitli yerlerinde çevreciler vardır. Bunlara ‘ne yaparsınız’ dersin, inanın şöyle ele avuca gelecek bir şey yok. Sadece boş vakitlerini değerlendirmek için yaptıkları iş bu. Yarın, gazeteler bunu ‘çevreciler karşı çıktı’ diye yazacak. Ama ben çevrecinin daniskasıyım. İstanbul Belediye Başkanlığım sırasında neler yaptığımızı özellikle İstanbul’da yaşayanlar çok iyi bilir. İstanbul susuzdu. 180 kilometreden su getirdik. Çevreciler o zaman da karşımıza dikildi, ‘ağaçları söküyorlar’ diye. 800 bin fidan diktik, Istranca’ya.”
Başbakan, Karadeniz coğrafyasını ve bölgenin ekosistemini yok edecek hidroelektrik santrallarını savunurken, bilgi ve görgüsüyle tüm Türk halkını da aydınlatmış oldu sağolsun. Hatta hatta tüm çevrecilere hadlerini bildirdi. Siz kim çevreyi korumak kim? Değil mi? Başbakandan daha çevreci olacak değilsiniz ya? Zaten yapılan icraatlarda da ne kadar çevreci olunduğu görülmüyor mu? Mesela kıyıları dolduranlara ödüller veriliyor. Açlık ve susuzluğun en büyük tehdit olduğu günümüzde su havzaları daraltılıyor. (En son İstanbul'un su sorunu için kullanılan Melen çayında balıkların ölmesi en güzel örnek değil mi? Melen çayı kurumadı mı? ) Yeşil alanlar büyük inşaat şirketlerine emanet ediliyor. (Mesela boğaza yapılacak üçüncü köprünün Beykoz-Sarıyer arasındaki son yeşil alanı yok edeceğini de göremiyorlar.) Ve en güzeli belki de küresel ısınmayı yağmur duasıyla çözmek gibi yeni icatlar dahi geliştirildi. Şimdi tüm bunlar yapılırken siz kalkıp Başbakan'ı ve hükümeti eleştireceksiniz çevreciler olarak. Olmaz. İşte böyle bildirirler adama haddini.
Aslında ne kadar trajikomik bir durum bu farkında mısınız? Gelecek kuşakları belki de en çok ve doğru bilinçlendirmesi gereken Başbakan, onlara çevre adına yanlış mesajlar veriyor ve ardından da kendisini dinleyen çocuklara oyuncak dağıtıyor. Bilmiyor ki çevrecilik aslında toplum vicdanı demektir. Ve Başbakan bu sözleriyle toplum vicdanını hiçe saymaktadır aslında. Bu vicdana sahip çıkanları da ‘boş vakitlerini değerlendirme’ çabası içinde olarak görebiliyor. Yazık gerçekten çok yazık.Rizeli Başbakan, elektrik üreteceğiz diye biyosfer rezervi olarak görülen Doğu Karadeniz’in derelerini müteahhitlere satıyor. Yine birkaç AKP’li milletvekili daha zengin olsun diye ‘yağmur ormanı’ olarak adlandırılan Papart Vadisi’ne bile göz dikiyorlar. Ancak geleceği çok daha iyi gören halk artık bunları yutmuyor. Susuz kalmak istemiyor. Başbakan istediği kadar azarlasın, kendi doğal ortamlarına sahip çıkan çevreci insanları. Onlar yine de haykıracaklar:‘Bırakın dereler özgür aksın!’ diye.
ARZU KÖK
ÇARESİZLİĞİN RESMİ YAPILABİLİR Mİ?...
İnsanlığın içine düşebileceği en kötü durum belki de çaresizliktir! İnsan zor bir durumla karşılaştığında durumuna çare arar. Zira ancak çare olduğunda bir umut vardır. Ama öyle bir çaresizlik anı vardır ki... İşte onu anlatmak mümkün değildir. Çaresizlik anlatılamaz ki, çaresizlik adı üzerinde çaresizliktir. Nasıl ki mutluluğun resmi yapılamıyorsa çaresizliğin tarifi de yapılamaz. Resmi ise asla yapılamaz. İşte bu çaresizlik anlarından biri de deprem anıdır. Sallanma başladığında kanınızın damarlarınızdan yavaş yavaş çekildiğini hissedersiniz. Vücudunuzda var olan o mucizevi ahenk bir anda bozulur. Çaresizlik içinde donup kalır, tuhaf bir boşluğa düşersiniz. Duygularınız, algılamalarınız, iradenizin denetiminizden kopar gider. Kendinizin sadece bir et ve kemik yığını gibi hissedersiniz. Öyle ki o anda korkmak bile elinizden gelmez. Tüm denetiminizi yitirmişsinizdir. Bitmek bilmeyen sarsıntı ise bütün yıkıcılığı ile uzar da uzar... Yıllar geçer sanki, yüzyıllar geçer. İşte o dakikalarda insan olarak ne kadar küçük bir zerrecik olduğunuzun ayrımına varırsınız. Ve bırakırsınız kendinizi bir boşluğa, daha doğrusu yap-satçıların elinden kurtulan bir boşluğa atarsınız kendinizi. Ve beklersiniz sonucu. Sonuç muamma. Belki ölüm, belki ömür boyu sürecek bir sakatlık, belki de kurtuluş.... Tek çare beklemek. Hiçbir şeyin garantisi yok. Aslında bu deprem dünyanın sadece ve sadece küçük bir noktasında meydana gelen küçük bir doğa olayıdır. Ama ülkemizde durum farklıdır. Zira bu küçük doğa olayının sonuçları ülkemizde hiç de küçük olmamaktadır. Binalar kağıt gibi un ufak olmaktadır bizim depremlerimizde. Ve enkaz altında, demir ve tuğla yığınları altında yüzlerce, binlerce ezilen insan.... İşte bu anlarda aklımıza hep o binaları yapıp satanlar gelir. Bir de onlara göz yuman yöneticiler... Önceden yapılan uyarılar, tarihi ve doğa gerçeklerine rağmen öncesinden tedbir almayan yöneticiler... O müteahhitlerin ve yöneticilerin bu işin günahını ne bu dünyada ne de öbür dünyada ödeyemeyeceğini bilirsiniz... Ama olan olmuş binlece insan ölmüştür artık. Aramızdan bazıları bizi, başka bir evrende tekrar görüşmek üzere, terk etmişlerdir. Onlar acının hançerini yüreğimize saplamış ve dönülmez akşamın ufkunda yitip gitmişlerdir. Kimileri kaderin yelkenlisine bindiler, kimileri de, arkalarında katil müteahhitlerini bırakarak ve belki de bizim sonradan onların cezasını vereceğimizi umarak, kalleş birer cinayete kurban gittiler. Ancak ülkemizde değişmez bir kural vardır. Giden gider, kalan sağlar bizimdir, bu kural ülkemizde hiç değişmez. Ve yine kural bozulmamıştır, Kocaeli depreminin üzerinden 9 koca yıl geçmesine rağmen. Ben bildim bileli hemen her depremde aynı acıları yaşarız. Hep de aynı nutukları dinleriz. Önce yardım kepazeliklerini yaşarız, sonra yaraları sarma palavralarını dinleriz. Ardından deprem evlerinin talanı gelir. Binlerce insana mezar olan o binaları yapanlara yeni rant kapıları aralanır. Onlara yine ilk depremde yıkılmaya aday kağıt gibi binalar yaptırılır ve devlet töreniyle, üstelik devlet büyükleri tarafından, süslü nutuklarla depremzedelere dağıtılır. Yıllardan beri sürüp giden kısır bir döngüdür bu. Sanki güzel ülkemizin, talihsiz insanlarımızın değişmez yazgısıdır bu. Evet Kocaeli depreminin üzerinden 9 koca yıl geçti. Ama hala yaralar sarılamadı. Olası yeni depremler için önlemler alınamadı. Örneğin Kocaeli depreminin hemen ardından beklenilmeye başlanan bir İstanbul depremi var. Ve uzmanlara göre bu deprem giderek yaklaşıyor. Her an olabilir. Ama 9 yıldır bu kaygı olmasına rağmen hala alınan ciddi bir önlem yok. Depreme yönelik ciddi çalışmalar yok. Hala ne bekleniyor anlamak da mümkün değil. Sanırız ki istenen yine kağıt gibi yıkılan binalar ve bu binaların enkazı altında kalacak binlerce insan... Gerçekten çok yazık. Neden bu kadar duyarsız olduk anlamıyorum. Hiçbir şeyden ders almaz olduk. yaşadığımız büyük olaylar, büyük acılar bile umurumuzda değil. Siyasetten doğal afetlere, eğitimden spora.... Değişen hiçbir şey yok!...Bazıların "Ne yapalım biz böyleyiz." dediğini duyar gibi oluyorum. Ama artık yeter. Uyanıp silkinme zamanı geldi. Zira bu kadarını hak etmiyoruz.
ARZU KÖK
ARZU KÖK
İNSAN DEDİĞİN
Damarlarındaki kan coşkun bir nehir gibi dolaşmalı ve yüreğine azgın bir şelaleden düşer gibi girmeli. Bir kuş gibi özgür olmalı beynin ve her organın acımasızca cezalandırmalı tembelliğini. Ve hep yenik düşmelisin duygularınla girdiğin kavgalardan. Ama her an da hazır olmalısın yeni kavgalara. İnsan dediğin destan yazmalı. Heyecanların doruklarında maceradan maceraya koşabilmeli. Yanında taşıdığı ölü bir beden değil diri, heyecanlı bir beden olmalı. İnsan dediğin geçmişini geçmişe gömmeyi bilmeli, geçmişte yaşamamalı. Her gününe yeniden ve taptaze umutlarla, heyecanlarla başlamalı. Zira güneş her sabah yeniden doğuyor, doğmaya da devam edecek tüm karanlıklara inat. İnsan dediğin pas tutmuş anıların arkasına sığınmayı reddetmeli. Yeni olan ne varsa onların peşine düşmeli. Bağlılıklarını iyi seçmeli insan dediğin. Ve her zaman kaçabilmeli kendisini büyülemeyen işleri yapmaktan. Yaşam bir kavgadır ve bu kavgada yara almaktan korkmamalı. Yeri geldiğinde kanamaktan da korkmamalı insan dediğin. Yerleşik olan her şeye isyan etmeli. Kavga etmeli yeri geldiğinde onlarla. Yaşamak istediği yeri ve şartları önce kendi beyninde inşa etmeli. İnsan dediğin tüm korkularının üzerine üzerine gidebilmeli. Yaşamında 'keşke' lere yer bırakmayacak şekilde yaşamalı herşeyi. Bazen bir sesin, bazen bir düşün peşine düşmeyi bilmeli insan dediğin. Bir gülüşü içebilmeli ve sımsıcak bir merhabanın önünde saygıyla eğilmeyi bilmeli. Çıkmaz sokaklara girdiğinde bile asla umudunu yitirmemeli insan. Ve asla unutmamalıdır ki çaresizliğin çaresi her zaman çaresizliğin içinde biryerlerde saklıdır. Sadece güçlü olup onu oradan çıkarmaktır aslolan. Bu nedenledir ki acı çekerken bile gülebilmeyi bilmeyi insan dediğin. Zira bilmeli ki her acı bitecek bir gün. Bir şairi duyabilmeli ve başarabilmeli bir ağaç, belki de bir orman olabilmeyi. Yüzlerce dalı, yüzlerce sevdası olmalı. Oyunlara, tuzaklara, kaprislere, cahillere, entrikalara, küstahlara, küçük hesaplara, aptallara, korkaklara gülüp geçebilmeli insan dediğin. Hatta bunu kendisini en güçsüz hissettiği anlarda bile yapabilmeli. Her zaman ayakta durmayı becerebilmeli. Acıyı, aşkı, mutluluğu, gözyaşını, düşü, hayal kırıklığını, iyiyi, kötüyü, eğriyi, doğruyu ve herşeyden önemlisi kendini bilmeli insan dediğin. Bir sel gibi akmalı. Yaşamdan mola istemek gibi bir hakkı olmadığını bilmeli insan dediğin. Hayata aç bir kurt gibi saldırmayı bilmeli ve bilmelidir ki hayat hiçbir zaman kendisini sürekli ayakta karşılayanlara karşı saygıda kusur etmez. Hatta Azrail bile....
ARZU KÖK
ARZU KÖK
ALÇAKÇA BİR SAVAŞ
Derlerki savaşlarda her şey mübahtır. Ancak savaşın da alçakça yapılanı, yiğitçe yapılanı var. Yiğitçe yapılanlara verilecek en güzel örnek hala dillere destan olan Çanakkale Savaşıdır. Bunun dışında özellikle siviller hedef alınarak yapılan savaşların ne yiğitlikle ne savaş ahlakıyla ne de insanlıkla ilgisi yoktur. Olmaz, olamaz. Ancak yazıktır ki günümüzde özellikle PKK terör örgütünün başlattığı savaş böyle bir savaştır.
Evet daha kaç gün oldu ki. Erzincan ile Kemah arasında göreve gitmekte olan askerlerimiz mayın tuzağıyla karşılaşmış ve 1'I kurmay yarbay, 2'si uzman çavuş, 9 askerimiz şehit olmuştu. Teröristler yola döşedikleri mayınları konvoy oradan geçerken uzaktan patlamış ve askerlerimizin ölümüne neden olmuşlardı. Ortalık kan gölüne dönmüş ve teröristler sanırız ki yaptıklarından son derece mutlu yollarına devam etmişlerdir.
Yine üzerinden çok geçmedi. Aynı teröristler İstanbul'un Güngören semtinde 18 sivilin ölümüne yol açan bir patlamayı da uzaktan kumanda ile sağlamışlardı. Sürekli verdikleri bir özgürlük mücadelesinden bahsediyorlar. Kendilerini haklı göstermek için uğraşıyorlar. Ama diğer taraftan da mücadelenin en aşağılık, en alçakça, en namussuzca şeklini kullanıyorlar. Zira öyle olmasaydı kurulan tertibin farkında bile olmayan insanlar seçilmezdi kurbanlar olarak. Çünkü onlara kendilerini savunma hakkı bile vermiyorlar bu durumda. En masum halleri içindeyken insanların canına kast edenler ise zafer sarhoşu olup naralar atıyorlar. Nerede kaldı savaş ahlakı?
Ne yazıktır ki bunlarda onur da, şeref de, haysiyet de, ahlak da kalmamış. Zira dağdaki bir avcı bile vuracağı hayvanlara karşı bir ahlaki sorumluluk hisseder ve ona gore davranır. Bu nedenledir ki ağaç dalına veya taş üstüne konmuş kuşa, duran ceylana, korkudan donup kalan tavşana, kısaca kendini koruma ve kurtarma şansı tanınmamış bir yaratığa ateş etmek, "av sporu" yapmak değil, "ahlaksızca cana kıymak"tır. Bu ise insan olana yakışır bir davranış değildir.
9 şehit haberinin ardından DTP ve PKK açıklamaları gazetelerde boy boy yer aldı. Güya Kürt haklarını savunuyorlar ve "halkın şiddetten bıktığını" söylüyorlar ve kendileriyle temas kurulmasını talep ediyorlar. Ama nedense devlete karşı silahlı mücadele verenin, askerimizin yoluna mayın döşeyenin, pek çok sivilin canına kıyanın kendileri ve örgütleri olduğunu da unutuyorlar. Ve asıl önemlisi mücadelenin en ahlaksızcasını seçtiklerini de göz ardı ediyorlar. Bu ahlaksızlığı yapanlara övgüler düzüyor onlar aleyhinde tek bir kelime dahi etmiyorlar.
Önce dürüstçe mücadele etmeyi bilmeleri gerekir. Hukukun önünde boyunlarının kıldan ince olduğunu söyleyebilmeleri gerekir. Belki o zaman bir diyaloğu hakederler. Böyle devam ettikleri sürece onlarla diyalog kurmak da doğru değildir. Zira once insanca mücadeleyi bilmeliler. Aksi halde hiçbir şey talep etmeye hakları yoktur.
Tüm şehitlerimize Allah'tan rahmet, yakınlarına ve tüm Türk halkına da başsağlığı dileklerimi sunuyorum…
ARZU KÖK
Evet daha kaç gün oldu ki. Erzincan ile Kemah arasında göreve gitmekte olan askerlerimiz mayın tuzağıyla karşılaşmış ve 1'I kurmay yarbay, 2'si uzman çavuş, 9 askerimiz şehit olmuştu. Teröristler yola döşedikleri mayınları konvoy oradan geçerken uzaktan patlamış ve askerlerimizin ölümüne neden olmuşlardı. Ortalık kan gölüne dönmüş ve teröristler sanırız ki yaptıklarından son derece mutlu yollarına devam etmişlerdir.
Yine üzerinden çok geçmedi. Aynı teröristler İstanbul'un Güngören semtinde 18 sivilin ölümüne yol açan bir patlamayı da uzaktan kumanda ile sağlamışlardı. Sürekli verdikleri bir özgürlük mücadelesinden bahsediyorlar. Kendilerini haklı göstermek için uğraşıyorlar. Ama diğer taraftan da mücadelenin en aşağılık, en alçakça, en namussuzca şeklini kullanıyorlar. Zira öyle olmasaydı kurulan tertibin farkında bile olmayan insanlar seçilmezdi kurbanlar olarak. Çünkü onlara kendilerini savunma hakkı bile vermiyorlar bu durumda. En masum halleri içindeyken insanların canına kast edenler ise zafer sarhoşu olup naralar atıyorlar. Nerede kaldı savaş ahlakı?
Ne yazıktır ki bunlarda onur da, şeref de, haysiyet de, ahlak da kalmamış. Zira dağdaki bir avcı bile vuracağı hayvanlara karşı bir ahlaki sorumluluk hisseder ve ona gore davranır. Bu nedenledir ki ağaç dalına veya taş üstüne konmuş kuşa, duran ceylana, korkudan donup kalan tavşana, kısaca kendini koruma ve kurtarma şansı tanınmamış bir yaratığa ateş etmek, "av sporu" yapmak değil, "ahlaksızca cana kıymak"tır. Bu ise insan olana yakışır bir davranış değildir.
9 şehit haberinin ardından DTP ve PKK açıklamaları gazetelerde boy boy yer aldı. Güya Kürt haklarını savunuyorlar ve "halkın şiddetten bıktığını" söylüyorlar ve kendileriyle temas kurulmasını talep ediyorlar. Ama nedense devlete karşı silahlı mücadele verenin, askerimizin yoluna mayın döşeyenin, pek çok sivilin canına kıyanın kendileri ve örgütleri olduğunu da unutuyorlar. Ve asıl önemlisi mücadelenin en ahlaksızcasını seçtiklerini de göz ardı ediyorlar. Bu ahlaksızlığı yapanlara övgüler düzüyor onlar aleyhinde tek bir kelime dahi etmiyorlar.
Önce dürüstçe mücadele etmeyi bilmeleri gerekir. Hukukun önünde boyunlarının kıldan ince olduğunu söyleyebilmeleri gerekir. Belki o zaman bir diyaloğu hakederler. Böyle devam ettikleri sürece onlarla diyalog kurmak da doğru değildir. Zira once insanca mücadeleyi bilmeliler. Aksi halde hiçbir şey talep etmeye hakları yoktur.
Tüm şehitlerimize Allah'tan rahmet, yakınlarına ve tüm Türk halkına da başsağlığı dileklerimi sunuyorum…
ARZU KÖK
ANKARA-İZMİR ORTAOYUNU:SU
Dikkatinizi çekiyor mu bilmem. Ama farkettiniz mi bilmiyorum, son günlerin Ergenekon ve kapatma davalarından sonra gelen en önemli gündem maddesi; Su. Ankara Büyükşehir Belediyesi çerçevesinde başlayıp, İzmir’e kadar uzanan bir tartışma söz konusu. Ve bu tartışma bir anlamda Hükümet ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında da bir kapışmaya dönüşmüş durumdadır. “Hangi suda ne kadar arsenik var?”, “Bu arseniğin ne kadarı zararlı?” soruları soruluyor, tartışılıyor ve de vatandaşın aklına binbir düşünce getiriliyor.
Durum böyle iken Hükümetin “Koca koca” bakanları, bir anlamda su üzerinden İzmir’i “düşürmek” adına ellerinden geleni yapmaya çalışır bir görünüm sergilemektedir. Zira şimdiye kadar, kolera, vb salgınlar çıktığında, “bu sorun onların sorunu” diye işi belediyelere yıkan Sağlık Bakanı, iş İzmir’e geldiğinde birden “otoritesini” hatırladı nedense. Su gündeme geldiğinde, “mutlaka tasarruf lazım” demekten başka lafı olmayanlar, birden kimyager kesildi. Ama tabii ki tartışmanın görünen kısmının da ötesi olduğu gözlenmektedir.Yani tartışma aslında basit bir AKP-CHP belediye kapışmasının da ötesinde görünmektedir.
Su; tüm canlıların olmazsa olmaz yaşam kaynağıdır. Susuz bir yaşam asla düşünülemez. Bu anlamda da suyun, özellikle de sağlıklı bir suyun gereği ortada olan bir gerçektir. Ama küresel ısınmanın da etkisiyle su, dünyada sınırlı kaynaklara sahip değerli bir nesne haline dönüşmüştür. Üstelik de, dünyaya hakim olan küresel politikaların suya da el attığı gün gibi ortadaolan bir gerçektir. Açıkçası su, doğal bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp, bir metaya dönüştürülmek istenmektedir. Suyun bulunması, miktarı kadar temiz olması da önemlidir. Bu anlamda da suyun hastalık yapıcı mikroorganizmalar kadar, son günlerde çok popüler hale gelen arsenik ve diğer kimyasal maddelerden temizlenmesi gerekmektedir. Zira bu maddeler, bu maddeler, kısa ve daha çok da uzun vadede insanlarda kansere kadar varan bir dizi sağlık sorununa yol açabilme özelliğine sahiptirler. Dolayısıyla, suyun temiz olması, temiz koşullarda taşınıp insanlara ulaştırılması son derece önem arzetmektedir. Tarihin ilk dönemlerinden beri toplumlar bu süreci kamusal organizasyon ve sorumluluklarla gerçekleştirmişlerdir. Ta ki, 80’li yıllara kadar.
Dünyada neoliberalizmin yükseliş dönemi ile birlikte, suyun da metalaştırılması ile ilgili politikalar gündeme gelmiştir. Bu politikaların başında ise Dünya Bankası gelmektedir. Fransa’da suyun özelleştirilmesi örneğinden yola çıkılarak, bir dünya modeli oluşturmaya girişilmiş ve durum Dünya Bankası’nın bir numaralı eğilimi olmuştur. Kamunun su hizmetlerinden giderek elini çekmesi, ama kamu güvencesinde, işi özel şirketlere devretmesi biçiminde özetlenebilecek bu politika, dünya ölçeğindeki su şirketlerinin dünya su kaynaklarını yönetebilmesinin önünü açma amacına hizmet eder gibi görünmektedir. Fransa’dan sonra, değişik ülkelerde mantık korunarak farklı modeller uygulanmıştır. Böylece de suyun da petrol gibi egemen sınıfların eline geçmesinin önü açılmıştır.
Türkiye’de bu anlamda bir politika uygulamaya koyulmuştur ne yazık ki. İzmit, Antalya, Çeşme-Alaçatı, vb yapılan su özelleştirmeleri, Türkiye belediyelerinin bu konuda dünyaya entegrasyonunun başarılı (!) örnekleri olarak gözümüze çarpmaktadır. Özellikle 1980 sonrası yasalarda yapılan bir dizi değişiklikle, su konusunda belediyeler kendi dertleri ile baş başa bırakılmış, dış kredi kullanmaya yönlendirilmiş ve bu sonucun önü büyük oranda açılmıştır. Belediyelerin merkezi yönetimlerin desteğinden yoksun bırakılması ve de belediye hizmetlerinin birbirlerinden koparılarak parçalanması, bu sürecin hızını arttıran etkenler olmuşlardır.
Uzmanların göre, Türkiye su özelleştirmesinde önce Fransız modelini denemiş, şimdi giderek İngiliz modeline dönmüştür. Bunun anlamı ise açıkça şudur; yerel yönetimlerin daha çok inisiyatif aldığı Fransız modeli değil, geniş çaplı su havzası özelleştirmeleri kapıdadır. İşte, “suda tasarruf”, “arsenikli su” kapışmalarının arkasında, insanın en temel ihtiyacı olan suyun metalaştırılması, çok uluslu tekellerin kar alanı haline getirilmesi senaryosu yatmaktadır ne yazık ki.
Ancak bu yazıyı okuyanlar şunu söyleyebilir; “Fransız ya da İngiliz fark etmez, biz temiz su içmek, kullanmak istiyoruz. Zaten belediyeler de, bu işi beceremiyor. Özelleşse ne olur?” Ama zaten halka asıl söyletilmek istenen de bu değil midir? Tıpkı sağlıkta olduğu gibi, tıpkı diğer hizmetlerde olduğu gibi. Yıllarca, kamusal bir hizmet olan sağlığın gereği olan finansal ve örgütsel katkıyı, düzenlemeyi yapmayıp o alanı çökerttiler sonra da başka düzenleme ve katkılarla, bir özel alternatif yarattılarve hizmet sorumluluğunu yarattıkları bu yeni aktöre devrettiler. Daha doğrusu, söz konusu alanın tüm getirisini. Suda yapılmak istenen şey de pek farklı değil. Burada, sorumluluk vatandaştadır. Zira önünde sağlık konusunda yaşadıkları örnek teşkil etmektedir.
Toplum suyu yaşamsal bir ihtiyaç olarak görüp, içtiği suyun nasıl sağlanması gerektiği konusunda söz söyleyen bir irade durumuna gelmezse, küresel aktörleri devreye sokmak isteyenler sergilenen Ankara-İzmir ortaoyunu gibi daha çok oyun sergileyeceklerdir haberiniz olsun.
Arzu Kök
Durum böyle iken Hükümetin “Koca koca” bakanları, bir anlamda su üzerinden İzmir’i “düşürmek” adına ellerinden geleni yapmaya çalışır bir görünüm sergilemektedir. Zira şimdiye kadar, kolera, vb salgınlar çıktığında, “bu sorun onların sorunu” diye işi belediyelere yıkan Sağlık Bakanı, iş İzmir’e geldiğinde birden “otoritesini” hatırladı nedense. Su gündeme geldiğinde, “mutlaka tasarruf lazım” demekten başka lafı olmayanlar, birden kimyager kesildi. Ama tabii ki tartışmanın görünen kısmının da ötesi olduğu gözlenmektedir.Yani tartışma aslında basit bir AKP-CHP belediye kapışmasının da ötesinde görünmektedir.
Su; tüm canlıların olmazsa olmaz yaşam kaynağıdır. Susuz bir yaşam asla düşünülemez. Bu anlamda da suyun, özellikle de sağlıklı bir suyun gereği ortada olan bir gerçektir. Ama küresel ısınmanın da etkisiyle su, dünyada sınırlı kaynaklara sahip değerli bir nesne haline dönüşmüştür. Üstelik de, dünyaya hakim olan küresel politikaların suya da el attığı gün gibi ortadaolan bir gerçektir. Açıkçası su, doğal bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp, bir metaya dönüştürülmek istenmektedir. Suyun bulunması, miktarı kadar temiz olması da önemlidir. Bu anlamda da suyun hastalık yapıcı mikroorganizmalar kadar, son günlerde çok popüler hale gelen arsenik ve diğer kimyasal maddelerden temizlenmesi gerekmektedir. Zira bu maddeler, bu maddeler, kısa ve daha çok da uzun vadede insanlarda kansere kadar varan bir dizi sağlık sorununa yol açabilme özelliğine sahiptirler. Dolayısıyla, suyun temiz olması, temiz koşullarda taşınıp insanlara ulaştırılması son derece önem arzetmektedir. Tarihin ilk dönemlerinden beri toplumlar bu süreci kamusal organizasyon ve sorumluluklarla gerçekleştirmişlerdir. Ta ki, 80’li yıllara kadar.
Dünyada neoliberalizmin yükseliş dönemi ile birlikte, suyun da metalaştırılması ile ilgili politikalar gündeme gelmiştir. Bu politikaların başında ise Dünya Bankası gelmektedir. Fransa’da suyun özelleştirilmesi örneğinden yola çıkılarak, bir dünya modeli oluşturmaya girişilmiş ve durum Dünya Bankası’nın bir numaralı eğilimi olmuştur. Kamunun su hizmetlerinden giderek elini çekmesi, ama kamu güvencesinde, işi özel şirketlere devretmesi biçiminde özetlenebilecek bu politika, dünya ölçeğindeki su şirketlerinin dünya su kaynaklarını yönetebilmesinin önünü açma amacına hizmet eder gibi görünmektedir. Fransa’dan sonra, değişik ülkelerde mantık korunarak farklı modeller uygulanmıştır. Böylece de suyun da petrol gibi egemen sınıfların eline geçmesinin önü açılmıştır.
Türkiye’de bu anlamda bir politika uygulamaya koyulmuştur ne yazık ki. İzmit, Antalya, Çeşme-Alaçatı, vb yapılan su özelleştirmeleri, Türkiye belediyelerinin bu konuda dünyaya entegrasyonunun başarılı (!) örnekleri olarak gözümüze çarpmaktadır. Özellikle 1980 sonrası yasalarda yapılan bir dizi değişiklikle, su konusunda belediyeler kendi dertleri ile baş başa bırakılmış, dış kredi kullanmaya yönlendirilmiş ve bu sonucun önü büyük oranda açılmıştır. Belediyelerin merkezi yönetimlerin desteğinden yoksun bırakılması ve de belediye hizmetlerinin birbirlerinden koparılarak parçalanması, bu sürecin hızını arttıran etkenler olmuşlardır.
Uzmanların göre, Türkiye su özelleştirmesinde önce Fransız modelini denemiş, şimdi giderek İngiliz modeline dönmüştür. Bunun anlamı ise açıkça şudur; yerel yönetimlerin daha çok inisiyatif aldığı Fransız modeli değil, geniş çaplı su havzası özelleştirmeleri kapıdadır. İşte, “suda tasarruf”, “arsenikli su” kapışmalarının arkasında, insanın en temel ihtiyacı olan suyun metalaştırılması, çok uluslu tekellerin kar alanı haline getirilmesi senaryosu yatmaktadır ne yazık ki.
Ancak bu yazıyı okuyanlar şunu söyleyebilir; “Fransız ya da İngiliz fark etmez, biz temiz su içmek, kullanmak istiyoruz. Zaten belediyeler de, bu işi beceremiyor. Özelleşse ne olur?” Ama zaten halka asıl söyletilmek istenen de bu değil midir? Tıpkı sağlıkta olduğu gibi, tıpkı diğer hizmetlerde olduğu gibi. Yıllarca, kamusal bir hizmet olan sağlığın gereği olan finansal ve örgütsel katkıyı, düzenlemeyi yapmayıp o alanı çökerttiler sonra da başka düzenleme ve katkılarla, bir özel alternatif yarattılarve hizmet sorumluluğunu yarattıkları bu yeni aktöre devrettiler. Daha doğrusu, söz konusu alanın tüm getirisini. Suda yapılmak istenen şey de pek farklı değil. Burada, sorumluluk vatandaştadır. Zira önünde sağlık konusunda yaşadıkları örnek teşkil etmektedir.
Toplum suyu yaşamsal bir ihtiyaç olarak görüp, içtiği suyun nasıl sağlanması gerektiği konusunda söz söyleyen bir irade durumuna gelmezse, küresel aktörleri devreye sokmak isteyenler sergilenen Ankara-İzmir ortaoyunu gibi daha çok oyun sergileyeceklerdir haberiniz olsun.
Arzu Kök
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)